Özlem, çocuksu bir hüzündür içimde büyüyen,
Gönül, o karanlık hiçlik içinde çırpınır o sırada.
Son kapı, o ağır kapı son kez kapanınca yüzüne;
Anlarsın ki bu bir vazgeçiştir aynı zamanda.
Olduğun yer darmadağındır, sığınamazsın hiçbir gölgeye,
Kalp, sisli bir gecede tuz buz olur o kor ateşte.
Bir kuru gül süpürür geçmişin bütün ayak izlerini;
Yorgun saatler göze dokunur, vurur üst üste.
Ömür, bitmez tükenmez yollarda gide gele eskir,
Siyah beyaz resimler anılardan vurur yaralı bağrı.
İçin üşür ansızın, yapraksız bir ağaç gibi kalırsın;
Bülbül, kanayan güle döker içindeki tüm ağır ahları.
Düştüğün o dipsiz kuyu, ömrünün bu sarı güzü;
Çığlık çığlığa bir feryat olur, bıçak gibi keser.
Aldanırsın sahte bir bahara, öylece kalakalırsın;
Issızlaşırsın kendi içinde, sonrası art arda hançer...
Anladım ki her gidiş, bir öncekinden daha dilsiz,
Zaman, hüzün dokuyan o yorgun tezgâhta bir hile.
Gömülürken bu dipsiz kuyunun o buzdan kalbine;
Kendi cenazeme geliyorum, elimde bir kuru gülle.
Artık ne sesin sızar bu kuyuya, ne de güneşin rengi,
Koptu içimdeki o ince hayat köprüsü, koptu dikiş.
Öyle bir vazgeçiş ki bu Tanrı bile şaşar haline;
Ardında bir ruh bırakmadan, sessizce siliniş bu gidiş.
Halil Kumcu
5 Kasım 2020 / Perşembe / Ankara