Bir çay koyuyorum akşamları,
İki bardak... Alışkanlık işte.
Biri hep yarım kalıyor.
Biri hep soğuyor her seferinde.
Radyoda eski bir türkü başlar sonra,
Sesini karıştırırım o yanık ezgilere.
"Üşüme" der gibi bakarsın uzaktan,
Bir sıcaklık düşer, dağılır gecelere.
Ama sonra geçiyor her şey gibi…
Herkes gibi, birer birer geçiyor.
Seninle tamamlanacak ne varsa ömrümde,
İçimde bir ukde gibi, öylece duruyor.
Eskisi gibi değilim artık,
Gülüşümde bir kırgınlık, bir eksiklik var.
Bakışımda yarım kalmış bir veda yükü,
Sarılmadan eskittiğim upuzun akşamlar.
Şimdi ne zaman ismini desem sessizce,
Sesim kendime çarpıp geri dönüyor.
Biliyorum, bir yerlerde hâlâ duyuyorsun beni,
Kalbim adını geçirirken bile ürperiyor.
Ve ben her gece o soğuyan çayda,
Senin gelmeyecek oluşunu demliyorum.
Ölüm kadar kesin, hayat kadar imkânsız,
Seni her gün yokluğunda biraz daha seviyorum.
Halil Kumcu
Şairden Bir İz: Alışkanlığın İhaneti Üzerine; bakmayın siz benim “geçti” dediğime; insanın kalbi en çok kendi yalanına inanmak isterken ürperirmiş. Bu şiir, masada soğuyan o ikinci bardağın hikâyesidir. Hani bazen birinin yokluğu, varlığından daha çok yer kaplar ya odada; işte o zaman alışkanlıklar bir teselli değil, en keskin keder olur çıkar.
Radyoda bir bozlak çalarken sesini o ezgiye katık edenler anlayacaktır beni. Biz, vedası yarım kalmış, sarılmaları akşamlara borçlanmış insanlarız. İsimler sessizce söylenir, yankısı yine bize döner. Eğer bu dizeleri okurken sizin de çayınız bir anlığına soğuduysa, bilin ki bir yerlerde hâlâ aynı dertten üşüyoruz. Çünkü her şey geçer de insanın içindeki o “tamamlanmamışlık” ukdesi, bir mühür gibi kalır ömrün ortasında.
Siz yine de çayınızı tazeleyin; soğuyan sadece bardaklar olsun, ümitler değil...
7 Mayıs 2026 / Perşembe / Bartın